1 Ağustos 2026 tarihinde Irak ile Türkiye, Irak petrolünün Ceyhan’a taşınmasını günlük 750 bin varile kadar güvence altına alan bir yıllık anlaşma imzaladı. Günlük 1,5 milyon varil kapasitesi olan bu hat, Ağustos 2026 itibarıyla bununoldukça altında, günlük 170 bin varil petrol taşıyor. Türkiye,hattın daha etkin kullanılarak Irak’ın güneyinde bulunan petrolün de buradan taşınmasını istiyor.
Ceyhan’a petrol taşımanın önemini Irak Hükümeti, 2026’da İran-ABD çatışması sırasında Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğinin büyük ölçüde kesintiye uğramasıyla bir kez dahaanladı. Bilindiği gibi Irak, ürettiği petrolü büyük oranda Basra’daki limanlarından dünya pazarına sunuyor. SOMO verilerine göre Temmuz 2026’da yaklaşık 42 milyon varil petrol sattı. Bunun yaklaşık 35,5 milyon varili güney limanlarından, geri kalan 7 milyon varili ise Ceyhan hattıüzerinden ihraç edildi.
Hürmüz Boğazı’ndaki kesinti, Irak petrolünün Basra Körfezi’ne ne kadar bağımlı olduğunu açıkça gösterdi. Dünya piyasaları bu durumdan doğrudan etkilenirken Irak büyük zarara uğradı. Bu yüzden Ceyhan hattı, Irak petrolününTürkiye üzerinden Akdeniz’e, oradan da dünya pazarına ulaştırılması için alternatif ve daha güvenli bir rota sunuyor.
Aslında Irak petrolünün Türkiye üzerinden Akdeniz’e taşınması yeni bir mesele değil!
Irak’ta modern petrol endüstrisinin başlangıcı kabul edilen Baba Gurgur kuyusunda 14 Ekim 1927’de petrolün bulunması, beraberinde bunun ne yöne taşınacağıtartışmalarını getirmişti. 1950 ve 1960’lı yıllarda Irak’ın kuzey bölgelerinde, özellikle Musul ve Kerkük’te üretilen petrolün Türkiye üzerinden bir boru hattıyla Akdeniz’e çıkarılması fikri gelişti. Ama ete kemiğe bürünmesi 1973 Türkiye-Irak Petrol Boru Hattı Anlaşması’yla mümkün oldu ve 1977’de bu hat fiilen işletilmeye başladı. Kerkük-Ceyhan boru hattı istikrarsızlıklardan ve savaşlardan dolayı zaman zaman kapatılıyordu.
Henüz proje halindeki Musul–İskenderun petrol boru hattının da görüldüğü Ortadoğu petrolü imtiyaz sahaları haritası. 1940’lar. (Ali Okumuş koleksiyonu)
Şimdi gelelim asıl meseleye!
Petrol tarihiyle ilgili hangi kitabı karıştırırsanız karıştırın, Irak petrolüne ayrılmış geniş bölümler görürsünüz. Bunun sebebi sırf topraklarının altında zengin petrol yataklarının olması değildir, aynı zamanda arkasında yüzyıl öncesine dayananrekabet ve mücadeleler bulunmasının yarattığı sayfalar dolusu tartışmalardır. Öyle ki gündemde ne zaman Irak petrolü lafı geçse, petrolün kendisinden çok bu çetin rekabet hatırlanır ve tarihi hadiseler bir kez daha gözler önüne serilir. Kimisi II. Abdülhamid’in buradaki petrol yataklarının geleceğini öngörerek kendi üzerine tapuladığını iddia eder, kimisi yok pahasına birileri tarafından Avrupalılara pazarlandığını… Bir tarafta demiryolları tartışması diğer tarafta dünya savaşının getirdiği yeni Ortadoğu düzeni…
Yaşanan bütün bu süreçte Türkiye’nin Irak petrolüyle ilişkisi gerçekte nasıl şekillenmişti?
Öncelikle yanlış anlaşıldığını düşündüğüm bir konuya açıklık getireyim. II. Abdülhamid’in Musul ve Bağdat petrollerinin geleceğini öngörerek bunları tapulamış olması aslında tam olarak gerçeği yansıtmıyor. Kaldı ki II. Abdülhamid iktidarının başladığı tarihte Standard Oil gibi büyük petrol şirketleri ve uluslararası petrol sermayesi önemli bir güç haline gelmişti ve gerek İstanbul’da gerekse taşrada Amerika’dan getirilen petrol/kerosene lambaları son derece yaygın kullanılıyordu. Dahası gemilerde kömür yerine petrolün yakıt olarak kullanılacağı tartışmaları ayyuka çıkmıştı. Böylesi bir dönemde, petrolün dünya ekonomisini dönüştürebilecek bir madde olduğu çok da sürpriz değildi. II. Abdülhamid bir öngörüden ziyade daha somut ve basit bir şey yaptı: Musul ve Bağdat’ta bulunan petrol kaynaklarınınişletme imtiyazını hükümdar hazinesinin işleriyle ilgilenen Hazine-i Hassa’ya devretti.
Hazine-i Hassa Nezareti gidip Musul’da petrol kuyusu kazmayacağına göre bu ne anlama geliyordu?
Osmanlı Devleti’nde madenler, erken dönemlerde Darphane-i Amire tarafından işletilmekteydi. Zamanla bu görev Maliye ile Ticaret Nezareti arasında gidip gelse de Tanzimat’tan sonra Orman ve Maadin Nezareti kurulmuş ve oraya devredilmişti. Maden işletmek isteyen herhangi birisi yönetmeliğin uygun gördüğü bir proje hazırlayarak nezarete başvuruyor ve ön çalışmaları tamamlandıktan sonra padişahın emriyle madeni işletmeye başlayabiliyordu. Bu süreç Musul ve Bağdat’taki petrol yatakları için de geçerliydi.
II. Abdülhamid dönemi başlarında devlet, borçlarını ödeyemeyeceğini ilan etmiş ve bunun bir sonucu olarak Düyun-ı Umumiye (Genel Borçlar) idaresi kurulmuştu.Düyun-ı Umumiye, Osmanlı Devleti adına vergi topluyor, bunları ödenecek borçlar hesabına ilgili devletlere gönderiyordu. Ülkede toplanan tüm vergilerin dörtte biri bu idarenin emrine verilmişti. Öyle ki devlet, kendi memurunun maaşını ödemekte zorlandığı dönemler olmuştu. Böylesi iktisadi bir çıkmaza giren sistem için padişahın aradığı çözümlerden biri de gelir getireceği düşünülen birtakım maden, liman, çiftlik gibi işletmelerin imtiyazlarını devlet kurumları üzerinden alarak doğrudan kendisine bağlı olan Hazine-i Hassa Nezareti uhdesine aktarmaktı.
Irak’taki petrol sahaları için bu süreç Hazine-i Hassa müfettişlerinden Ahmed Arif Bey’in 2 Ağustos 1888 tarihinde hazırladığı ve Musul’da bulunan petrol yataklarını detaylı bir şekilde anlattığı raporuyla başladı. Rapordan yedi ay sonra (6 Şubat 1889) II. Abdülhamid çıkardığı bir emirle Musul’daki petrol kaynaklarının işletme hakkını Orman ve MaadinNezareti’nden alarak Hazine-i Hassa’ya devretti. Bunu Bağdat’ta bulunan petrol imtiyazlarını da Hazine-i Hassa’ya intikal ettiren 1898 ve 1902 tarihli iradeler takip etti. Söz konusu irade metinlerinde açık bir şekilde petrol arama ve işletme imtiyazının özellikle Hazine-i Hassa adına verilmiş olduğu belirtiliyordu.
Şimdi en önemli noktaya işaret etmek istiyorum:
Hazine-i Hassa’nın padişah adına emlak temin etmesi ile petrol arama ve işletme imtiyazını devralması arasında son derece önemli bir fark vardır. Buradaki ayrım hukuki ve teknik gibi görünebilir. Ancak bütün meselenin en önemli kısmı bu ayrımı dikkate almaktır.
II. Abdülhamid’in yaptığı işlem, Musul petrol sahalarının şahsi mülkiyetini kendi üzerine geçirmekten ziyade, petrol arama ve işletme imtiyazlarının Hazine-i Hassa’nın uhdesine alınmasıydı. Aksi takdirde hukuken bağlı bulunduğu devletin kanunlarını çiğnemiş olurdu. Kanuna göre maden tespit edilmiş bir araziyi padişah bile kişisel mülk haline getiremezdi. Sahip olunan arazide maden olduğu anlaşıldığında, bu arazi devlet tarafından istimlâk edilirdi, arazi sahibine hakk-ı rüçhan yani işletmede öncelik hakkı tanınırdı. Kişilere ise sadece maden işletme ruhsatı ve sonrasında belirlenen süre boyunca geçerli olan bir imtiyaz verilebiliyordu. II. Abdülhamid petrol arama ve işletme imtiyazını Hazine-i Hassa’ya devredince, bu sefer petrol işletmek isteyenler doğrudan II. Abdülhamid’e müracaat edecekti. Padişah da maden nizamnamesinde de yer alan bir düzenlemeye dayanarak Hazine-i Hassa uhdesine devredilmiş olan imtiyazı üçüncü şahıslara aktarabilecekti. Bu düzenleme, petrol imtiyazları üzerindeki padişah kontrolünü artırıyor ve madenlerden elde edilebilecek gelirlerin Hazine-i Hassa üzerinden yönetilmesine imkân sağlıyordu.
Fakat evdeki hesap çarşıya uymadı.
II. Abdülhamid petrol arama imtiyazını, zaten bölgede demiryolları inşa eden Almanlara vermek istiyordu. Alman sermayesiyle çalışan Anadolu Demiryolu Şirketi’ne, 17 Temmuz 1904 tarihinde petrol arama ruhsatı verildi. Ne var ki Almanlar, kendilerine tanınan sürede gerekli raporları hazırlayamadıkları gibi verilen ilave zaman da istenilen çalışmaları yapamadı. 24 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet’in yeniden ilan edilince Hazine-i Hassa üzerindeki imtiyazlar peyderpey yeniden Orman ve Maadin Nezareti’ne devredildi.
Bu sefer devreye Anglo-Pers Şirketi girdi. 1908’den sonra İstanbul’da meşhur D’Arcy’in temsilcileri kol geziyordu. Babıali’nin kapılarını zorlayan temsilciler, karşılarında daha önce kendilerine pek çok söz verilmiş olan onlarca başka müteşebbisle karşılaşınca meselenin görünenden çok daha karmaşık olduğunu anladılar. Bu süreçte, KalustGülbenkyan’ın önemli rol oynadığı Türk Petrol Şirketi (Turkish Petroleum Company), 1912’de, Osmanlı Irak’ındaki petrol kaynaklarını araştırmak ve işletmek amacıyla kuruldu. Sadrazam Said Halim Paşa, 28 Haziran 1914 tarihli mektubuyla Türk Petrol Şirketi’ne Musul ve Bağdat petrolleri konusunda bir imtiyaz vaadi/taahhüdü sundu. Osmanlı Hükümeti’ni tam ikna edeceklerdi ki 1914’te Birinci Dünya Savaşı patlak verdi.
Bu savaş, Ortadoğu tarihinin en önemli kırılma noktası olmuştu. Savaştan mağlup çıkan Osmanlı Devleti’nin elinde bir tek Anadolu kalmış, hatta bu topraklar da işgale uğramıştı. Kurtuluş Savaşı’nın devam ettiği tarihlerde, henüz Osmanlı ile devletler arası bir antlaşma imzalanmamışken 1921 yılında Irak’ta, I. Faysal kral ilan edildi. 1923’te Lozan görüşmeleri başladığında en önemli gündem maddesi Musul meselesiydi. İsmet Paşa’nın bir telgrafında söylediği gibi Musul’un adeta siyasi muharebesi yaşanmaktaydı. Ama yaklaşık sekiz ay süren görüşmelerde Musul meselesi bir karara bağlanmadı ve Türkiye ile İngiltere arasında ikili görüşmelere bırakıldı. Bir taraftan heyetler arasında Haliç Konferansı (1924) ve meselenin Milletler Cemiyeti’ndeki süreci devam ederken diğer taraftan uzun süredir müzakere edilen Türk Petrol Şirketi ile Irak Hükümeti arasında 14 Mart 1925 tarihinde petrol antlaşması imzalandı. Henüz Musul’un hangi ülkede kalacağı kesinleşmemişken petrolün pazarlığı bitmişti. Nihayet Haziran 1926’da Musul’u Irak’a bırakan Ankara Antlaşması imzalandı ve Irak’ın Musul petrolünden elde edeceği royalty gelirlerinin %10’unun 25 yıl süreyle Türkiye’ye ödenmesi kararlaştırıldı.
Arap saçına dönen Musul meselesi en azından görünürde çözülmüştü ve sıra petrolü çıkarmaya gelmişti. Bölgede hummalı bir çalışma başladı. Haber, Kerkük’ten 14 Ekim 1927 sabahı geldi. Bu tarihte Türk Petrol Şirketi’nin Baba Gurgur’daki sondajında büyük bir petrol keşfi gerçekleşti.Tabii ki bu pastanın paylaşılması için başında bekleyen çok kişi vardı. 1928’de imzalanan Red Line Antlaşması ile Türk Petrol Şirketi’nin ortaklık yapısı yeniden şekillendi: Anglo-Persian Oil Company, Royal Dutch Shell/Anglo-Saxon, Compagnie Française des Pétroles, Near East Development Corporation’ın her biri %23,75’lik eşit paylar aldı. Geri kalan %5 ise Kalust Gülbenkyan’a verildi. Böylelikle Bay Yüzde Beş efsanesi doğmuş oldu. 1929’da da Türk Petrol Şirketi, Irak Petrol Şirketi’ne dönüştü.
Kerkük’te, Türk Petrol Şirketi’nin petrol kuyusunu gösteren bir kartpostal. 1927 (Ali Okumuş Koleksiyonu)
Geriye dönüp bu gelişmelere bakınca Irak petrolünün Akdeniz’e taşınmasının neden ticari olmanın ötesinde stratejik bir öneme sahip olduğu da açık bir şekilde görülüyor. 1927’de Baba Gurgur’da keşfedilen ve Red Line Antlaşması ile küresel aktörler arasında paylaşılan Irak petrolü, neredeyse bir asırdır krizlerin ve savaşların merkezinde yer aldı.
1 Ağustos 2026’da varılan anlaşma da bu yüzden sadece teknik bir boru hattı meselesi değil. Hattın 1,5 milyon varillik kapasitesinin daha etkin kullanılması ve Irak petrolünün Ceyhan üzerinden daha yüksek hacimlerle dünya pazarınaulaştırılması hedefi, arkasında yüz yılı aşan tartışmaları, pazarlıkları ve siyasi rekabeti taşıyor.
Belki de bugün tartıştığımız mesele tam olarak burada başlıyor: Petrol Irak’ın olabilir, koridor da Türkiye’nin…Fakat bu ikisini birbirine bağlayan hikâye, ne 2026’da başladı ne de yalnızca bir boru hattından ibaret.
