Avrupa Birliği son 20 yılda kendine şöyle bir hikâye yazdı: “Ben dünya ekonomisinin vicdanı olacağım. Daha pahalıya da olsa temiz üreteceğim, standardı ben koyacağım, diğerleri bana uyacak.” Güzel bir hikâye… Ama hikâyenin faturası geldiğinde, kasaya bakan sanayici de elektrik faturasını açan hane de düşünmeye başladı: “Bu kadar yükü nereye kadar taşırız?”
Almanya’yı konuşalım. Uzun yıllar “Avrupa’nın lokomotifi” diye övündüğümüz ekonomi, bugün en basitinden elektrik fiyatında nefes nefese. Hanehalkı elektriği hâlâ Avrupa’nın en yükseği; ABD ile kıyasladığınızda arada dağlar var, Türkiye ile kıyasladığınızda da bölgedeki enerji maliyeti makası iyice açılmış durumda. Sanayi elektriği tarafında tablo daha da rahatsız edici: Çelikçi, kimyacı, gübreci, alüminyumcu Almanya’da ürettiğinde ödediği enerji faturasını, aynı ürünü ABD’de ya da bazı Asya ülkelerinde ürettiğinde ödemiyor. Bu fark, kârlılık hesabını, yatırım kararını, hatta fabrikanın adresini değiştirecek kadar büyük.
AB’nin iklim ve enerji politikasının kalbinde, yüksek karbon fiyatı ve sıkı çevre standartları var. Kâğıt üzerinde mantık şu: “Kirleten öder, temiz üreten kazanır.” Ama pratikte, izin süreçleri ağır işliyor, mevzuat üst üste yığılıyor, bürokrasi kalınlaşıyor. Çin ve Hindistan aynı anda hem büyüme hem yenilenebilir hedefi koyup, ama uygulamada çok daha pragmatik ve esnek davranırken; AB çoğu zaman kendi kendine koyduğu kurallarla boğuşuyor. Sonuçta, özellikle enerji yoğun sektörlerde üretim maliyeti yukarı, rekabet gücü aşağı gidiyor.
Bir de işin küresel boyutu var. Eğer bütün dünya aynı anda yeşil enerjiye dönse, karbonu ciddi ciddi fiyatlasa, AB’nin “yüksek standart, yüksek maliyet” yolu orta-uzun vadede avantaj getirebilir. “Ben önce acıyı çektim, şimdi ödülünü alıyorum” diyebilirdi. Ama dünya böyle işlemiyor. ABD, Çin, Hindistan gibi büyük oyuncular kendi çıkarına göre karmalı bir politika izliyor: Bir yandan yenilenebiliri büyütüyorlar, diğer yandan maliyetleri aşağı çeken adımlarla sanayilerini koruyorlar. Yani AB bir anlamda “full diyet” yaparken, rakipleri “yarım diyet”le sahaya çıkıyor.
Bu nedenle, AB’nin bugünkü çizgisini ısrarla ve tek taraflı sürdürmesi, kısa ve orta vadede ciddi bir rekabet kaybı riskini beraberinde getiriyor. AB bunu gördüğü için zaten CBAM gibi karbon sınır düzenlemesi alanına yöneldi; “Ben pahalı temiz üretiyorsam, sen de bana kirli ve ucuz mal satamayacaksın, sınırda karbon faturası ödeyeceksin” diyor. Yani kendi içindeki yüksek maliyetleri, dış ticaret kurallarıyla dengelemeye çalışıyor. Ama bu da dünyada tartışmalı bir alan; herkesin sessizce kabul edeceği bir mekanizma değil.
Bütün bu tablo bir soruyu öne çıkarıyor: Avrupa bu baskı altında direnebilir mi, yoksa arkaya doğru birkaç adım atmak zorunda mı kalır? Siyasi rüzgârlara, seçimlere, sokaktaki tepkiye baktığımızda şunu görüyoruz: AB tamamen “yeşil dönüşümden vazgeçelim” noktasına gelmez; bu artık kurumsal bir kimlik meselesi. Ama kuralları gevşetmesi, takvimi uzatması, bazı yükleri hafifletmesi… Bunlar artık ihtimal değil, fiilen başlayan bir süreç. Yani geri adım, “rotayı 180 derece çevirmek” değil; ama “hızı düşürmek, köşeleri yumuşatmak” şeklinde kendini gösteriyor ve yakın/orta vadede de bu eğilimin güçlenmesi şaşırtıcı olmaz.
Peki bu hikâyenin Türkiye açısından anlamı ne? Biz bugüne kadar çoğu tartışmayı şöyle kurduk: “AB çok ileride, biz gerideyiz; onlar standart koyuyor, biz uymak zorunda kalıyoruz.” Oysa önümüzdeki dönemde tablo biraz daha karmaşık olabilir. Eğer Avrupa’da enerji maliyetleri yüksek kalır, sanayi üzerinde iklim/enerji yükü ağırlaşır ve rekabet gücü zayıflarsa, AB ülkeleri –özellikle Almanya– iki şeyi daha çok konuşacak: Bir, kendi içlerinde kısmi geri adımlar; iki, üretimin bir kısmını daha ucuz ve yakın ülkelere kaydırmak. Yani “yakınlaşan tedarik” (nearshoring) ve “dost tedarik” (friendshoring) hikâyesi büyüyebilir.
İşte tam burada Türkiye’nin kendine şu soruyu sorması gerekiyor: “Ben bu resimde nerede durmak istiyorum?” Sadece AB ne yaparsa onu takip eden, sürekli arkadan gelen bir ülke mi olacağız; yoksa “AB’nin kaçınılmaz yavaşlamasını ve kısmi geri adımını şimdiden görüp, enerji ve sanayi politikamı buna göre ayarlayan” bir ülke mi?
Eğer Avrupa yakın/orta gelecekte yenilenebilirde adımlarını yavaşlatacaksa, belki bizim de strateji setimizde şu başlıklar olmalı:
- Enerji maliyetimizi, özellikle sanayi için, kalıcı şekilde rekabetçi seviyede tutacak tedbirler.
- Yeşil dönüşümü tamamen rafa kaldırmadan, ama “taklitçi” değil “seçici” bir uyum; yani AB’nin her yeni kuralını otomatik kopyalamak yerine, ihracatımızın ve sanayimizin çıkarına gerçekten hizmet eden adımları önceliklendirmek.
- AB’nin yaşadığı bürokrasi ve izin süreci sorunlarından ders çıkarıp, Türkiye’de yenilenebilir yatırımı da sanayi yatırımı da hızlı ve öngörülebilir izin mekanizmalarına bağlamak.
Kısacası, Avrupa’nın yakın/orta gelecekte yenilenebilirde kısmi geri adımlar atması büyük ölçüde kaçınılmaz görünüyor. O zaman biz de bu gerçeği şimdiden görüp, “AB nasıl olsa hep önden gidecek, biz de arkadan koşarız” varsayımını bırakmalıyız. Belki de asıl yapmamız gereken, Avrupa’nın yavaşlayacağı şeridi önceden hesaplayıp, enerji ve sanayi politikamızı buna göre ayarlamak; oyunu başkalarının yazdığı senaryonun değil, kendi çıkarımıza göre yazdığımız senaryonun içinden oynamak.
