“2050 yılına kadar net sıfır emisyon hedefine ulaşmayı taahhüt eden ülkeler için yenilenebilir enerjinin toplam enerji üretimindeki payının yüzde 50 seviyelerine çıkarılması kritik bir gereklilik olarak görülmektedir”
Günümüzde hayatımıza giren yeni kavramların büyük bölümü iklim ve enerji ekseninde şekilleniyor. İklim değişikliği, yeşil dönüşüm, sıfır atık, çevre, yeni enerji mimarisi, iklim dostu üretim, stratejik enerji ticaret koridorları, siber saldırılar, elektrifikasyon, elektrikli araçlar ve batarya teknolojileri gibi kavramlar, içinde bulunduğumuz dönüşüm çağını tanımlayan temel başlıklar hâline geldi.
İklim mücadelesi artık yalnızca çevresel bir mesele olmaktan çıkmış; sanayi, teknoloji ve küresel rekabetin en önemli unsurlarından biri hâline gelmiştir. Yeşil dönüşümün kurallarını belirleyen, üretim altyapısını dönüştüren, tedarik zincirlerini yeniden şekillendiren ve teknolojik standartları oluşturan ülkeler, önümüzdeki yüzyılın sanayi hiyerarşisini de belirleyecektir.
Devletlerin küresel güç kapasitesi ise artık yalnızca askerî unsurlarla ölçülmüyor. Enerjiyi üretme, yönetme ve güvenli şekilde tedarik edebilme kapasitesi; güçlü altyapılar kurabilme, stratejik ticaret koridorlarını kontrol edebilme ve enerji üretim merkezlerine yakınlık gibi unsurlar, yeni güç dengelerinin temel belirleyicileri arasında yer alıyor.
Dünya, kısa süreli krizlerden ziyade uzun soluklu ve sistematik krizler dönemine girmiş durumda. Aynı zamanda küresel sistem, yeniden bloklaşmaların ve geçiş diplomasisinin öne çıktığı yeni bir jeopolitik düzene evriliyor.
Bu süreçte klasik enerji güzergâhlarından yeni lojistik koridorlara, kritik minerallerden artık vazgeçilmez hâle gelen nadir toprak elementlerine, deniz ticaret yollarından karasal ulaşım ağlarına uzanan çok boyutlu bir güç mücadelesi yaşanıyor. Enerjinin izlediği rotalar, lojistik koridorlar ve doğal kaynakların akış hatları, önümüzdeki dönemde küresel siyasetin, ekonominin ve jeostratejik rekabetin merkezinde yer almaya devam edecektir.
FT Energy’de dikkat çekici bir makale okudum. Karbon fiyatları ve yeşil enerji desteklerinin sanayi üzerindeki etkisi tartışılırken akla şu soru geliyor: Dünya, sanayisizleşmeye doğru mu ilerliyor? Sanayi üretimi azalırsa emisyonlar da doğal olarak düşmez mi?
Makaleye göre İngiltere, sanayiyi yeniden canlandırabilmek amacıyla karbon fiyatları ve yeşil enerji destekleri konusunda daha dengeli bir politika izlemeyi değerlendiriyor. Burada temel amaç, iklim hedeflerinden vazgeçmek değil; sanayinin uluslararası rekabet gücünü korurken karbon emisyonlarını azaltabilecek sürdürülebilir bir denge kurabilmek.
Konuyu daha iyi anlayabilmek için temel bir bilgiyi hatırlamakta fayda var. Fosil yakıtların kullanılmasıyla atmosfere salınan karbon bileşikleri sera etkisini artırmakta, iklim değişikliğini hızlandırmakta ve çevresel sorunları derinleştirmektedir. Sanayide enerji kullanılarak üretilen her ürünün belirli bir karbon ayak izi bulunur ve bu ayak izi, üretim sürecinde ortaya çıkan sera gazı emisyonlarını ifade eder.
Avrupa Birliği’nin Aralık 2019’da ilan ettiği Avrupa Yeşil Mutabakatı ile birlikte, sera gazı emisyonlarının 2030 yılına kadar 1990 seviyelerine düşürülmesi ve 2050 yılında karbon nötr bir ekonomiye ulaşılması hedeflenmiştir. Bu doğrultuda AB, ekonomik büyümeyi çevresel sürdürülebilirlikle birlikte ele alan yeşil büyüme modelini benimsemiştir.
Önümüzdeki dönemde gerçekleştirilecek COP31 Zirvesi ise yalnızca iklim politikalarının tartışıldığı bir platform olmanın ötesinde, iş dünyasının dönüşüm sürecine aktif katılımını sağlayacak önemli bir zemin olacaktır. İş dünyasının etkin şekilde sürece dâhil olması; yeşil dönüşüm yol haritasının ortak akılla oluşturulması, küresel politikaların şekillenmesinde söz sahibi olunması ve uluslararası iş birliklerinin güçlendirilmesi açısından büyük önem taşımaktadır.
Antalya’da düzenlenecek COP31’in, Türkiye’nin yeşil dönüşüm vizyonunu dünyaya anlatacağı önemli bir dönüm noktası olması beklenmektedir. Zirvenin ana yaklaşımı “Diyalog, Uzlaşı ve Aksiyon” başlıkları etrafında şekillenirken; sıfır atık ve döngüsel ekonomi, temiz enerji dönüşümü, yeşil ekonomi, düşük karbonlu sanayileşme, gıda güvenliği, sürdürülebilir tarım, iklime dayanıklı şehirler, iklim finansmanı, gençlerin sürece katılımı, okyanusların korunması ve sağlık sistemlerinin iklim değişikliğine uyumu gibi başlıklar ön plana çıkacaktır.
Türkiye’nin dış ticaretinin yüzde 50’den fazlası Avrupa Birliği ülkeleriyle gerçekleştirilmektedir. Bu nedenle Avrupa Birliği’nin yeşil dönüşüm ekseninde yeniden şekillendirdiği ticaret kuralları, ülkemiz açısından yalnızca çevresel değil aynı zamanda ekonomik ve stratejik bir önem taşımaktadır. Özellikle Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (SKDM), ihracatımızın sürdürülebilirliği, pazar payımızın korunması ve küresel rekabet gücümüz açısından belirleyici unsurlardan biri hâline gelmiştir.
2050 yılına kadar net sıfır emisyon hedefine ulaşmayı taahhüt eden ülkeler için yenilenebilir enerjinin toplam enerji üretimindeki payının yüzde 50 seviyelerine çıkarılması kritik bir gereklilik olarak görülmektedir. Türkiye açısından ise hem cari açığın azaltılması hem de karbon nötr hedeflerine ulaşılması için iki temel öncelik bulunmaktadır. Bunlardan ilki yenilenebilir enerji santrallerinin sayısını artırmak, ikincisi ise enerjiyi sanayiden ulaşıma kadar tüm sektörlerde daha verimli kullanmaktır.
Enerji kaynaklarının karbon yoğunluğu incelendiğinde fosil yakıtlar ile yenilenebilir enerji kaynakları arasındaki fark oldukça dikkat çekicidir. Ortalama sera gazı emisyonları; kömürde 820, petrolde 720, doğal gazda 490 ve biyokütlede 230 gCO₂/kWh seviyesindeyken, güneşte 48, hidroelektrikte 24, nükleerde 12 ve rüzgâr enerjisinde yalnızca 11 gCO₂/kWh düzeyindedir. Bu veriler, enerji dönüşümünün neden küresel iklim politikalarının merkezinde yer aldığını açıkça ortaya koymaktadır.
Yapılan hesaplamalara göre 1 MW kapasiteli bir yenilenebilir enerji santrali, yıllık yaklaşık 100 bin ABD doları tutarında enerji ithalatını ikame ederek cari açığın azaltılmasına katkı sağlayabilmektedir. Aynı zamanda rüzgâr enerjisinde üretilen her 1 MW elektrik için yaklaşık 648 kilogram, hidroelektrik santrallerinde ise yaklaşık 571 kilogram daha az karbondioksit emisyonu oluşmaktadır. Bir güneş paneli ise üretim sürecinde ortaya çıkan karbon emisyonunu telafi edecek enerjiyi ortalama altı ay içerisinde üretebilmektedir.
Bununla birlikte yeşil dönüşüm yalnızca çevresel değil, aynı zamanda önemli bir finansman meselesidir. Yenilenebilir enerji teknolojileri, uzun vadede ekonomik avantajlar sağlasa da yüksek ilk yatırım maliyetleri nedeniyle güçlü finansman modellerine ihtiyaç duymaktadır. Ayrıca aynı miktarda enerji üretimi için yenilenebilir enerji tesislerinin fosil yakıtlı santrallere kıyasla yaklaşık altı kat daha fazla kritik mineral ve madene ihtiyaç duyması, tedarik zincirlerini stratejik bir konu hâline getirmektedir.
Bu nedenle son yıllarda gerçekleştirilen COP zirvelerinin en önemli gündem maddelerinden biri iklim finansmanı olmuştur. 2009 yılında gelişmiş ülkeler, gelişmekte olan ülkelerin yeşil dönüşüm ve iklim değişikliğine uyum süreçlerini desteklemek amacıyla yıllık 100 milyar ABD doları finansman sağlamayı taahhüt etmişti. Ancak gelinen noktada bu hedefin istenilen düzeyde gerçekleşmediği görülmektedir.
Öte yandan, 2050 net sıfır hedeflerine ulaşılabilmesi için her yıl yaklaşık 2 trilyon ABD doları tutarında yatırım ihtiyacı bulunduğu ifade edilmektedir. COP toplantılarında tartışılan finansman katkılarının ise bu ihtiyacın oldukça altında kaldığı değerlendirilmektedir. Tartışmalar yalnızca finansmanın büyüklüğüyle sınırlı kalmamakta; kaynakların hibe mi yoksa geri ödemeli kredi şeklinde mi aktarılacağı, ulusal bütçelerden mi yoksa uluslararası kalkınma ve yatırım bankaları aracılığıyla mı finanse edileceği gibi konular da müzakerelerin merkezinde yer almaktadır.
Ayrıca tarihsel olarak en yüksek sera gazı emisyonuna sahip ülkelerin “karbon borcu” kapsamında daha fazla sorumluluk üstlenmesi ve gelişmekte olan ülkelere geri ödemesiz finansman sağlaması yönündeki talepler de uluslararası platformlarda gündeme gelmektedir. Fosil yakıtlara yönelik karbon vergilerinin artırılması ve bu gelirlerin yenilenebilir enerji yatırımlarına yönlendirilmesi de öne çıkan öneriler arasında bulunmaktadır.
Sonuç olarak, yıllardır devam eden iklim finansmanı tartışmalarında henüz ortak ve kalıcı bir finansman modeli oluşturulabilmiş değildir. Net sıfır emisyon hedeflerine ulaşılabilmesi; güçlü uluslararası iş birliği, sürdürülebilir finansman mekanizmaları ve jeopolitik istikrarın birlikte sağlanmasına bağlıdır. Önümüzdeki dönemde ülkelerin enerji güvenliğini güçlendiren, karbon vergilerinden elde edilen kaynakları yenilenebilir enerji yatırımlarına yönlendiren ve yeşil dönüşümü hızlandıran politikaların daha fazla önem kazanacağı değerlendirilmektedir.
Uluslararası Enerji Ajansı’na (IEA) göre, 2050 yılında net sıfır emisyon hedefine ulaşılabilmesi için enerji dönüşümünün yedi temel başlık üzerinde şekillenmesi gerekmektedir. Bunlar; enerji verimliliği, temiz enerji kaynaklarının yaygınlaştırılması, karbon yakalama ve depolama teknolojileri, elektrifikasyon, biyoenerji, hidrojen bazlı yakıtlar ve davranış değişiklikleri olarak sıralanmaktadır. Bu yedi başlık, yalnızca enerji sektörünün değil, aynı zamanda sanayinin, ulaşımın, şehirleşmenin ve küresel ekonominin 2050 vizyonunu belirleyecek temel dönüşüm alanlarını oluşturmaktadır.
Bu çerçevede COP31’e Türkiye’nin ev sahipliği yapacak olması, ülkemiz açısından önemli stratejik fırsatları da beraberinde getirmektedir. Zirve, Türkiye’nin iklim diplomasisinde daha etkin bir rol üstlenmesine, bölgesel ve küresel ölçekte etkisini artırmasına katkı sağlayabilecek önemli bir platform olacaktır. Aynı zamanda Türkiye’nin iklim hedeflerini güçlendirmesi, yenilenebilir enerji yatırımlarını hızlandırması ve yeşil dönüşüm sürecini daha kararlı şekilde ilerletmesi için önemli bir ivme oluşturacaktır.
COP31, Türkiye’nin yeşil dönüşüm alanındaki taahhütlerini, iyi uygulama örneklerini ve özel sektörün somut katkılarını uluslararası kamuoyuna sunabileceği önemli bir vitrindir. İş dünyasının yenilikçi çözümleri, sanayinin dönüşüm kapasitesi ve kamu-özel sektör iş birliği, Türkiye’nin bu alandaki vizyonunu ortaya koyacak en güçlü unsurlar olacaktır.
Artık iklim eylemi yalnızca çevre politikalarının konusu değildir. Rekabetçilikten ihracata, teknolojik dönüşümden istihdama ve sürdürülebilir kalkınmaya kadar ekonomik hayatın tüm alanlarını doğrudan etkileyen stratejik bir politika alanına dönüşmüştür. Bu nedenle COP31, sadece bir iklim zirvesi olarak değil; Türkiye’nin yatırım ortamını güçlendirecek, uluslararası sermayenin ilgisini artıracak ve yeşil ekonomi vizyonunu dünyaya anlatacak tarihi bir fırsat olarak değerlendirilmelidir.
Doğru politikalar, güçlü iş birlikleri ve ortak bir vizyonla COP31’i, küresel yatırımcıların ve iş dünyasının Türkiye’ye olan güvenini pekiştiren, ülkemizin yeşil dönüşüm yolculuğunu hızlandıran ve sürdürülebilir kalkınma hedeflerine katkı sağlayan kalıcı bir başarı hikâyesine dönüştürmek mümkündür.
