ESCON Enerji CEO’su Onur Ünlü ile enerji verimliliği, sanayi dönüşümü, kamu destekleri, sürdürülebilirlik ve Türkiye’nin uluslararası rekabet gücünü konuştuk. Ünlü, hem sahadan hem stratejiden konuştu: “Türkiye bu alanda geç kalmadı, doğru stratejiyle çok şeyi başarabilir.”
Enerji dönüşümünün odağında üretimle birlikte artık tüketim de var. Enerji verimliliği, sadece maliyet azaltma aracı değilaynı zamanda karbon ayak izini küçültmenin, kaynak bağımlılığını azaltmanın ve rekabetçiliği artırmanın anahtarı. Bu bilinçle 2004 yılında Türkiye’nin ilk enerji hizmet şirketi olarak kurulan ESCON Enerji, bugün 14 ülkede projeler yürütüyor ve bin 300’den fazla tesise dokunmuş durumda. ESCON Enerji CEO’su Onur Ünlü ile enerji verimliliği yatırımlarının stratejik boyutunu, sanayi ve ticari binaların dönüşüm dinamiklerini, kamu desteklerini ve sürdürülebilirlikte izlenecek doğru adımları konuştuk. Onur Ünlü’ye göre Türkiye bu yarışta geride değil, yeter ki dönüşüm planlı, ölçüm temelli ve akılcı adımlarla yürütülsün.
“ESCON İLK KURULDUĞUNDA ADETA TEK KİŞİLİK DEV KADROYDU”
Türkiye’de enerji verimliliği henüz yasal zemine oturmamışken ESCON’u kurma kararını nasıl aldınız? O dönemin koşullarında sizi bu alana yönlendiren temel motivasyon neydi?
“ESCON’u 2004 yılında kurduk. Türkiye’nin ilk enerji hizmet şirketiydik. O zamanlar bugünkü gibi start-up ekosistemleri, özel sermaye fonları, yatırım ortamları yaygın değildi. Adeta ‘tek kişilik dev kadro’ olarak yola çıktık. Daha en başından enerji hizmet şirketi kimliğini benimsedik. Amacımız sanayi tesislerinde enerji verimliliği yatırımlarını yaygınlaştırmaktı. Ama o dönem öyle kolay değildi. Henüz enerji verimliliği kanunu bile yürürlükte değildi, düşünün. Bu kanun 2007’de geldi, danışmanlık firmalarının yetkilendirilmesi ise 2008’ibuldu.
Yani biz bu işe girerken ne doğru düzgün bir piyasa vardı, ne düzenlemeler, ne de kamu bilinci. Peki neden başladık? Çünkü enerji tüketimini azaltmak ve fosil yakıtlardan çıkmak, dünyada konuşulmaya başlanmıştı. Türkiye’de henüz çok gündemde değildi ama ben yurt dışındaki örnekleri incelediğimde, enerji hizmet şirketlerinin gelişmiş ülkelerde nasıl çalıştığını gördüm. Bu beni cesaretlendirdi.
İlk işlerimizi de zaten yabancı firmalarla yaptık. Çünkü onların merkezleri Türkiye’deki operasyonlara ‘enerji verimliliği için kimle çalışıyorsunuz?’ diye soruyordu. İlk başta kapılar hemen açılmadı, ama sonra tekrar arayıp ‘bir daha gelir misiniz?’ dediler. Yolculuğumuz böyle başladı. İlaç, gıda, kimya gibi sektörlerde, yabancı sermayeli işletmelerle çalıştık.
Bugün geldiğimiz noktada ESCON, 14 ülkede proje yapmış, Almanya’da ofis kurma aşamasına gelmiş, bin 300’ün üzerinde sanayi tesisine hizmet vermiş durumda. 30’a yakın uluslararası teknik danışmanlık projesinde yer aldık, 50’ye yakın enerji performans sözleşmesini hayata geçirdik. Sadece bu alanda çalışıyoruz; başka bir işimiz yok. Odağımız hep enerji verimliliği, enerji dönüşümü ve elbette yenilenebilir enerji oldu. Çünkü artık sadece enerjiyi azaltmak yetmiyor; kalan enerjiyi de temiz kaynaklardan üretmek zorundayız.”
“ESCON OLARAK ÇOK BÜYÜK FIRSATLAR OLDUĞUNU DÜŞÜNÜYORUZ”
2020 sonrası kamu sektörüne yönelik düzenlemeler enerji hizmet şirketleri için nasıl bir değişim yarattı? Türkiye’deki yeni dinamikleri ve ESCON’un yurt dışı açılım stratejisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
“Sektörde bazen bana ‘Türkiye enerji verimliliği pazarının Polyannası’ diyorlar. Gülüyorum ama içten içe de hak veriyorum, çünkü gerçekten bu pazarın çok daha hızlı büyüyeceğine ilk günden beri inanıyorum. Bu inancımı da sadece sezgisel değil, somut gelişmelere dayandırıyorum. Mesela 2020’de yayımlanan Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile kamu kurumlarının enerji verimliliği yatırımlarını enerji performans sözleşmeleriyle yapabilmelerinin önü açıldı. Yani artık Kamu İhale Kanunu’na tabi olmaksızın, 15 yıla kadar hizmet alımı yapılabiliyor. Ardından 2021 ve 2022’de bu düzenlemeler yönetmeliklerle desteklendi. Kamu ihaleleri de yavaş yavaş başladı. Şu an bile 5-6 kamu ihalesi var. Bugelecekteki potansiyelin habercisi.
Bakın dünyada enerji verimliliği pazarının yaklaşık yüzde 65’i kamu sektöründen geliyor. Özel sektör yüzde 35 civarında.Türkiye’de bu oran tam tersi, yüzde 95 özel sektör, yüzde 5 kamu. Ama bu dengenin değişeceğini düşünüyorum. Özellikle Ulusal Enerji Verimliliği Eylem Planı (2024–2030) ve 2030 Strateji Belgesi bu süreci net şekilde yönlendiriyor. Bu belgelerin oluşturulmasında biz de ESCON ve başkanlığını yürütmekte olduğum Enerji Verimliliği ve Yönetimi Derneği (EYODER) olarak ciddi katkı sunduk. Buradaki hedef çok net.Yalnızca enerji verimliliği ile 100 milyon ton emisyonazaltımı ve bunun için toplam 20 milyar dolarlık yatırım. Bunun 5 milyar doları kamuya, 15 milyar doları özel sektöre düşüyor.
Peki bu yatırımlar nasıl yapılacak? İşte burada Enerji Performans Sözleşmeleri (EPS) devreye giriyor. Kamu, cebinden para çıkarmadan özel sektöre yatırımı yaptırabiliyor. Tasarruf edilen enerjiden geri ödeme yapılıyor. Yani siz 10 birim enerji tasarruf ettiniz diyelim, bunun 7–8 birimiyle yatırımın bedelini ödüyorsunuz ama en baştan kazanmaya başlıyorsunuz. Kamu bütçesini zorlamayan, özel sektör için sürdürülebilir bir model.
ESCON olarak biz de bu alanda büyük fırsatlar görüyoruz. Hem Türkiye’de hem yurt dışında. Almanya’ya bu yüzden açıldık. Orada rekabet çok daha yoğun ama teknik bilgi birikimi ve proses kabiliyetimizle geri kalmadığımızı, hatta birçok noktada daha ileri olduğumuzu gördük. Bu da bize özgüven kazandırdı. Batıda Avrupa, güneyde Orta Doğu, kuzeyde Rusya ve Türk Cumhuriyetleri, hatta Mısır gibi Kuzey Afrika ülkelerinde önümüzdeki 5–10 yıl içinde ciddi iş fırsatları görüyoruz. Biz bu coğrafyaları yakından takip ediyoruz.”
“SANAYİMİZ SANDIĞINIZDAN DAHA GÜÇLÜ”
Avrupa ile kıyaslandığında Türk sanayisinin enerji verimliliği ve teknolojik dönüşüm açısından nerede durduğunu düşünüyorsunuz? Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması gibi uygulamalar sanayicimiz için risk mi, yoksa fırsat mı?
“Evet, Avrupa teknolojik olarak bizden daha ileride görünüyor, bu doğru. Ama ben hep şunu söylüyorum: Türkiye Cumhuriyeti 100 yaşında olabilir ama genç bir cumhuriyet. Biz Sanayi Devrimi’ni kaçırdık çünkü o çağda kurulmadık. Dolayısıyla bu yarışa zaten geriden başladık. Sanayileşme bizde asıl 1980’lerden sonra, özel sektörle birlikte ivme kazandı.
Şimdi şöyle bir tablo var: Avrupa çok daha önce sanayileştiği için, oradaki tesislerin çoğu aslında eski teknolojiyle çalışıyor. Türkiye’deki sanayi ise nispeten daha yeni. Evet, biz Avrupa’nın teknolojisini kullandık ama bizim kurduğumuz sistemler daha güncel. Avrupa’da birçok tesis hâlâ modernize edilerek devam ediyor. Bu da bizim için çok büyük bir fırsat yaratıyor.
Yeşil dönüşüm meselesine gelirsek… Bu alanda Avrupa’yla aslında aynı çizgiden başladık ama onlar daha hızlı koştular. Biz o kadar hızlı başlayamadık. Fakat şunu net söyleyeyim: Savunma sanayisinde yaptığımızı burada da yapabilirsek, kilogram başına ihracat değerimizi ciddi oranda artırabiliriz. Çünkü dünya şu anda bu dönüşüm teknolojilerinde bir patent savaşının içinde.
Ben yurt dışına her çıktığımda Türk sanayisinin ne kadar güçlü olduğunu bir kez daha görüyorum. Sanıldığı gibi geride değiliz, aksine pek çok sektörde Avrupa’yla başa baş gidiyoruz. Bu yüzden diyorum ki, Sınırda Karbon Düzenleme Mekanizması (SKDM) konusunda da fazla korkuya kapılmaya gerek yok. Çünkü o mekanizma zaten ‘Avrupa’daki emisyonseviyesini baz alırım, onun üzerindeysen ödeme alırım’ diyor. Bizim tesislerimiz çoğu zaman bu seviyelerin altında kalıyor. Ayrıca bizim sanayicimiz değişen koşullara çok hızlı tepki verebiliyor. Bu refleksimiz çok güçlü.
Bakın, Türkiye’de çimento sektöründe atık ısıdan elektrik üretimi yapan tesisler var. Bu 10–15 yıl öncesine dayanıyor. O zaman bu yatırımların motivasyonu çevre değil, doğrudan ekonomik geri dönüşümdü: ‘100 lira yatırırım, 10 lira kazanırım’ mantığıyla hareket ediliyordu. Avrupa’da ise yatırımcı çevresel sebeplerle hareket etse de, düşük enerji fiyatları nedeniyle birçok şey ekonomik olarak mümkün değildi.
Bugüne gelirsek örneğin süt sektörüne bakalım. Biz burada çok yoğun enerji verimliliği projeleri yapıyoruz. Türkiye’deki süt üretim tesisleri, Avrupa’daki birçok örnekten çok daha verimli, çok daha modern. Çünkü bizde maliyetleri azaltmak için verimli teknolojilere baştan uyum sağlamak zorundasınız. Avrupa’daki birçok tesis yıllar içinde bu standartlara adapte olmuş. Yani ürün çıkıyorsa, kâr ediliyorsa, yeterli denmiş. Ama bizde süreçler baştan sıkı. Bu da bizi öne çıkarıyor.
Ben açıkça söyleyeyim, Türk sanayisinin hem teknik bilgi hem uygulama kabiliyeti yüksek. Mesele bu gücü doğru stratejiyle değerlendirmek. Avrupa’da yapabileceğimiz çok şey var.”
“ENERJİ PLANLAMASI STRATEJİK BİR KONU”
Türkiye’nin enerji stratejisini değerlendirirken sadece üretime odaklanmak yeterli mi? Sistem dengesi, enerji arz güvenliği ve ithalat bağımlılığı açısından sizce en kritik noktalar neler?
“Enerji alanındaki en temel zorluklardan biri, bence, planlamayı sadece teknik bir mesele gibi görmemek. Çünkü enerji planlaması stratejik bir konudur. Milli güvenliktir. Bir ülkenin tüm enerji talebini tek bir kaynaktan karşılaması mümkün değil. Neden? Çünkü bu iş sadece mühendislikle açıklanamaz; jeopolitik, ekonomi, arz güvenliği, hepsi iç içe.
Herkes hatırlıyordur, birkaç yıl önce Türkiye genelinde birkaç saniyelik bir elektrik kesintisi yaşandı. Sebebi, enterkonnektesistemdeki milisaniyelik bir dengesizlikti. Santraller zincirleme şekilde devreden çıktı, ülke karanlığa gömüldü. Sadece birkaç saniyelik kesinti bile bize enerjinin ne kadar kritik olduğunu tekrar gösterdi. Sağlık, ulaşım, üretim, her şey enerjiyle dönüyor.
O yüzden diyorum ki, evet çevreci olmalıyız ama aynı zamanda gerçekçi de olmalıyız. Tüm enerjimizi güneşten, rüzgârdan sağlayamayız. Rüzgar yılda ortalama 2 bin saat, güneş bin 800 saat üretim yapabiliyor. Geri kalan saatlerde ne yapacağız? Sistemi çalıştırmak için baz yükü sağlayacak kaynaklara ihtiyacımız var. Kömürden, doğal gazdan çıkış konuşuluyor ama nükleer de gündemde. Elbette nükleer enerjinin atık sorunu gibi konular var ama baz yük olmadan bu sistem ayakta kalmaz. Her şey çok iyi kurgulanmalı.
Burada başka bir denge daha var: Dönüşüm yatırımları büyük ölçüde özel sektör eliyle yapılmak isteniyor. Ama devlet kaynak koymuyorsa, bu yatırımların önünü açmak için özel sektöre uygun teşvik mekanizmaları sunulmalı. Tabii bu da çok hassas bir denge. Teşvik fazla verilirse, piyasa bozuluyor. Az verilirse kimse yatırım yapmıyor.
Bakın, geçmişte YEKDEM mekanizmasıyla 1 MW lisanssız GES hakkı verildi. Anadolu’da birçok kişi tarlasına, bahçesine santral kurdu. Hatta bazıları hiçbir üretim yapmadan sadece elektrik satışı yaptı. Sonra bu haklar geri çekilmeye başlandı. Çünkü amaç üretim değilse, bu sistem dengesizleşiyor. Sanayi çatısında üretim yapmayan tesisler bile sırf satış için panel kurdu. Şebeke bu yük dengesizliğini kaldıramaz.
Düşünün, rüzgar esiyor, güneş tam tepede, siz fazla üretim yapıyorsunuz ama bu enerjiyi kimse tüketemiyor. Şebekeye yük biniyor. Ve o şebekeyi dengelemek, çok ciddi mühendislik istiyor. Bu konu kıraathane sohbetiyle çözülecek mesele değil. Arz-talep dengesi, çevre, ekonomi, hepsi aynı anda yönetilmeli.
HES’lerde de aynı şeyi yaşadık. Aynı dereye yüzlerce santral kuruldu, fizibiliteler tutmadı. Ama şimdi farklı bir yere geldik. YEKA ihalelerinde artık teşvik almak yerine yatırımcılar projeye girebilmek için üzerine para veriyor. Çünkü sistem doğru kurgulandı. Şimdi de depolama ihaleleri gündemde. Amaç ne? Şebekeyi dengelemek. Elektrik ucuzken depolayan, pahalıyken satan yatırımcılar ortaya çıktı. Bu kişiler aslında piyasaya istikrar kazandırıyor. Bazıları diyor ki ‘bunlar arbitraj yapıyor.’ Evet, yapıyorlar ama aynı zamanda sistemin dengesine katkı sağlıyorlar.
Türkiye, enerjisinin yaklaşık dörtte üçünü ithal ediyor. Bu oran yıllara göre yüzde 70–76 arasında değişiyor. 2022’de enerji ithalatına 96,5 milyar dolar harcadık. Aynı yılın dış ticaret açığı 103,5 milyar dolardı. Yani neredeyse tamamı enerjiye gitmiş. Toplam enerji tüketimi 130–135 milyar dolar civarında. Bunun üçte biri sanayiye, üçte biri binalara, kalan kısmı tarım ve ulaşıma gidiyor.
Sanayide yüzde 32, binalarda yüzde 50, ulaşım ve tarımda 9 milyar dolarlık verimlilik potansiyeli var. Toplamda 44 milyar dolarlık enerji tasarrufu mümkün. Ve bu sadece verimlilikle sağlanabilir. O yüzden enerji verimliliği, ‘en yeni yenilenebilir enerji kaynağı’ olarak adlandırılıyor. Çünkü tasarruf edilen her enerji, üretilmiş kadar kıymetli.
Ama sürdürülebilirlik derken sadece tüketimi azaltmaktan bahsetmiyorum. Türkiye gelişmekte olan bir ülke. Konfor artıyor, dijitalleşme yayılıyor, nüfus büyüyor. Enerji ihtiyacı da sürekli artıyor. Eğer bu artışı sadece yeni santrallerle karşılamaya çalışırsak, çok büyük kaynaklar harcamamız gerekir. Oysa bu ihtiyacın büyük bir kısmını verimlilikle ortadan kaldırabiliriz. Dolayısıyla konuya bütüncül bakmak zorundayız. İthalatı azaltmak, yatırımı doğru yönlendirmek, iç kaynakları daha etkin kullanmak, yeşil teknoloji yatırımlarıyla katma değer yaratmak mümkün. Bunun yolu enerji verimliliğine daha fazla ağırlık vermekten geçiyor.”
“PLANSIZ DÖNÜŞÜM KAYNAK İSRAFIDIR”
Enerji dönüşüm projelerinde yapılan en büyük hata nedir? Sanayi ve ticari binaların bu süreçteki yaklaşımı nasıl farklılaşıyor ve doğru dönüşüm için nasıl bir strateji izlenmeli?
ESCON’un bu süreçteki rolü, aslında en baştan beri anlattığım her şeyle birebir örtüşüyor. Türkiye yeni santral yatırımı yapmak zorunda kalmasın, enerjide dışa bağımlılığı azalsın… İşte biz tam bu noktada devreye giriyoruz. Çünkü biz enerji verimliliği üzerine çalışan bir enerji hizmet şirketiyiz. Adına ‘en yeni yenilenebilir enerji kaynağı’ deniyor. Biz de tam olarak bu alanda uzmanız.
Sanayi tesislerinde mühendislik odaklı projelerle tasarruf ve verimlilik sağlıyoruz. Ama burada çok önemli bir ayrım var: tasarruf ile verimlilik aynı şey değil. Tasarruf yatırım gerektirmez. Sadece mevcut sistemin nasıl çalıştığını doğru analiz etmek gerekir. Mesela bir gıda fabrikasındaki soğuk hava deposunu düşünün. İçerisi 4 derece olmalı. Ama bu sıcaklığı sağlayan soğutma grubu -5 derecede çalışıyorsa, gereksiz enerji harcanıyor demektir. Biz bu noktada devreye giriyoruz ve diyoruz ki: ‘Bakın, -5 dereceye gerek yok. Bunu -3’e çekin, borularda şu revizyonu yapın.’ Sadece bu müdahaleyle ciddi tasarruf sağlanabiliyor. İşte bu tasarruf.
Sonra bir adım ileri gidiyoruz, verimlilik çalışmaları başlıyor. Diyelim ki bir tesis 100 birim enerji tüketiyor. Tasarrufla bunu 90’a çektik. Verimlilik uygulamalarıyla bunu 60’a kadar düşürebiliyoruz. Ama hâlâ 60 birim enerjiye ihtiyacınız var. O zaman enerji dönüşümüne geçiyoruz. Örneğin 30 birimi doğal gaz, 30’u elektrikse, biz burada ısı pompaları gibi sistemlerle doğal gaz tüketimini elektriğe çevirebiliyoruz. Yani sistemi daha sürdürülebilir bir yapıya dönüştürüyoruz.
Geriye yalnızca elektrik kalıyor. İşte o noktada yenilenebilir enerji devreye giriyor. Bu sayede, sanayi tesisinin enerji ihtiyacını en verimli şekilde yönetiyoruz. Aynı zamanda Kapsam 1 ve Kapsam 2 emisyonlarını sıfırlayacak şekilde uçtan uca çözüm sunuyoruz.
ESCON’un en güçlü tarafı şu, tüm bu hizmetleri bir arada, tarafsız ve markalardan bağımsız şekilde sunabiliyoruz. Bizim herhangi bir markaya bağlılığımız yok. Her şeyi mühendislik prensipleriyle analiz ediyoruz. İşletmelere tek duraktan bütüncül hizmet sağlıyoruz. Enerji analizinden verimlilik etütlerine, uygulama projelerinden izleme ve raporlamaya kadar tüm süreci yönetiyoruz. Gerekirse finansmanı da buluyoruz. İşte bu yüzden ESCON, Türkiye’de enerji dönüşümünün gerçek saha uygulayıcısıdır.
Şimdi sanayi ve ticari binalar tarafına ayrı ayrı bakalım. Sanayi tesisleri bu işin lokomotifi. Çünkü hem teknik insan kaynağı var hem finansmana erişim kolay hem de 7/24 çalıştıkları için yatırımların geri dönüş süresi çok daha kısa. AVM 12 saat çalışıyorsa sanayi tesisi 24 saat çalışıyor. Yatırım aynı, geri dönüş süresi yarı yarıya.
Sanayi tesisleri aynı zamanda emisyon azaltımı gibi çevresel kaygılarla da dönüşümü daha ciddi sahipleniyor. Bizim analiz ettiğimiz 400’den fazla fabrikanın ortalamasına göre sanayide yüzde 32 oranında bir enerji verimliliği potansiyeli var. Henüz sürece başlamamış çok sayıda tesis olduğunu da düşünürsek bu potansiyel daha da yüksek.
Devlet tarafında da ciddi destekler var. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın VAP destekleri son yıllarda katlandı. Eskiden 5 milyon TL’lik yatırımın yüzde 30’u hibeydi. Şimdiüst limit 72 milyon TL’ye kadar çıktı, yani firmalar 21–22 milyon TL’ye kadar destek alabiliyor. Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı yeşil dönüşüm projelerine 5. Bölge teşviki veriyor, yani yatırımın yüzde 60–65’i destekleniyor. Ticaret Bakanlığı da ihracatçı sanayicilere Responsible projesi ile danışmanlık desteği sağlıyor. Gerçekten çok kapsamlı bir seferberlik var.
Ama tabii madalyonun diğer yüzü de var. Türkiye hâlâ birçok sektörde kendi markasını oluşturmakta zorlanıyor. Taşeronluk kültürü devam ediyor. Uluslararası markalar da artık çok net kurallar koyuyor: su yönetimini görmek istiyorlar, sayaçlı sistemler istiyorlar, kömürden çıkmanızı, yenilenebilir enerji kullanmanızı bekliyorlar. Eğer bunu yapmazsanız üretimi başka ülkeye kaydırıyorlar. Bu baskı, sanayide dönüşüm için güçlü bir motivasyon ama aynı zamanda yanlış yatırımların da önünü açabiliyor.
Mesela tekstilde bazı tesisler 6 yılda dört defa kazan değiştirdi. Önce kömürlü kazanlardan doğal gaza geçtiler. Sonra karbon emisyonu azaltılsın diye elektrikli buhar kazanları aldılar. Şimdi de ısı pompalarına geçiyorlar. Her yeni sistem, bir öncekini atıl bırakıyor. Bu çok büyük bir milli servet kaybı. Çünkü dönüşüm doğru sırayla yapılmıyor.
Bugün birçok işletme içerideki verimsiz sistemlerini sorgulamadan doğrudan çatısına GES kuruyor. Bu, verimsizliği yenilenebilir kaynakla telafi etmek demek. Oysa önce verimlilik yatırımı yapılsa, GES kapasitesi düşer, yatırım maliyeti azalır. Kurulan her panel, ister yerli ister yabancıolsun, milli servettir. Bu yüzden dönüşüm sırası çok önemli.
Ticari binalarda durum biraz daha karmaşık. Otel ve hastaneler 7/24 çalıştıkları için dönüşüme daha sıcak bakıyorlar. Ama AVM’lerde, ofis binalarında enerji giderleri kiracılara yansıtıldığı için bina sahipleri yatırım yapmaya istekli olmuyor. ‘Zaten ben ödemiyorum’ anlayışı hâkim. Bu yapının kırılması zor ama şart.
Belki çözüm, sübvansiyonun azaltılması olabilir. Çünkü sübvansiyon azaltıldığında kiracılar mal sahibine baskı yapabilir. Çünkü sadece teşvikle bu dönüşüm olmaz. Örnek projeler var ama ortak mülkiyete dayalı yapılarda karar alma zor. Yatırım maliyeti dağılınca direnç oluşuyor. Sorun sadece para değil, kültür ve bilinç meselesi.
Yine de ticari binalarda dönüşüm potansiyeli çok büyük. Bizim hesaplarımıza göre yüzde 67 seviyesinde. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın VAP desteği artık ticari binalara da açık. Bu yapılarda dönüşüm olacaksa, önce ölçüm yapılmalı. Ölçüm olmadan planlama olmaz. Plansız yapılan her yatırım sizi geri götürür. Ama ölçüp planlayarak ilerlerseniz, hem kaynaklarınızı korursunuz hem de kalıcı, sürdürülebilir dönüşüm sağlarsınız.
Ben hep söylüyorum, bu iş heyecanla değil, akılla yapılmalı. Neyi neden yaptığımızı bilerek adım atmalıyız. Tedarik zincirleri sizden bir günde radikal dönüşüm beklemiyor. Sadece plan yapmanızı, uygulamanızı ve bunu raporlamanızı istiyor. ‘Ben önümüzdeki üç yılda Kapsam 1 ve 2 emisyonlarımı sıfırlamayı planlıyorum. Su yönetimimi şu şekilde geliştireceğim. Bu yıl şu kadarını yapacağım, her yıl ne kadar ilerlediğimi sana raporlayacağım’ dediğinizde, sizden fazlasını talep etmiyorlar. Yeter ki samimi, planlı ve ölçümlü olun.”
