Savaş bitti mi bitmedi mi?
Bir anlaşma var mı yok mu?
Hürmüz boğazında yaşananlar enerji mimarisi için nasıl bir bildirimde bulunuyor?
Geleneksel enerjide hangi ön kabuller yok oldu?
Türkiye enerji koridorlarında nasıl rol alacak?
ABD, İsrail ve İran arasındaki 28 Şubat ayından bu yana devam eden savaş, körfez bölgesinden dünyaya açılan ana boğazlardan Hürmüz geçidinin kapanması ile birlikte küresel enerji zincirlerinin aksaması hatta kırılması ile birlikte enerji mimarisi tartışılır hale gelmiştir.
Bu tip jeopolitik gerginlikler ile kimler kazanacak kimler kaybedecek gibi makro rakamlar görülür ancak bu konu bu kadar basit değildir. Bu tip gerginlikler makrodan mikro noktalara kadar ilerler ve tüm küresel piyasaları, ekonomileri ve ticareti etkiler. Jeopolitik şoklar sadece enerji fiyatlarını değil finansal piyasalardan ekonominin en mikro noktalarına kadar işlemektedir. Uluslararası Enerji ajansı Başkanının açıklamalarında şu kısım oldukça önemli ..Risk ve güvenirlik algıları değişecek ve hükümetler enerji stratejilerini tekrardan gözden geçireceklerdir.
Dünyanın en büyük 3. Petrol ithalatçısı olan her bir varil için ciddi döviz ödemesi yapan Hindistan Başbakanı Modi, Hürmüz kriziyle birlikte petrol fiyatları ile birlikte tüm emtia fiyatlarındaki artış sonrası halka tasarruf seferberliği çağrısında bulundu. Neler bu çağrılar?
Evden çalışın, online toplantılar yapın, toplu taşıma ve araçlarda paylaşım yapın, yakıt harcamalarını düşürün, gereksiz yurt dışı gezilerinizi 1 yıl erteleyin, yemeklik yağı kullanımını azaltın, çiftçiler gübre kullanımını yüzde 50 azaltın gibi.
Aslında, krizin etkilerine bakıldığında Hürmüz boğazının kapalı olmasından ziyade bölgedeki ülkelerin birbirlerinin enerji altyapılarına ve Hürmüz boğazı tanker geçişlerinin dışında ülkelerin alternatif güzergâh geçişlerinin de yok edilmesinden kaynaklanan tedarik arz kaynaklarının bozulmasıdır. Bu durumda bu tesislerin savaşın sona ermesinden sonrada tekrardan inşası ve sonrasındaki güvenlik risklerini de tolere edebilmesi zor gözükmektedir.
Bundan sonra dünya üstündeki stratejik her ticari geçit yapısının tehlikeler ile dolu olduğu ve ufak bir kıvılcım ile bu tedarik zincirlerinin yok olması Dünya enerji mimarisini etkileyeceği ve dar boğazlara sokacağı çok nettir.
Küresel enerji ticaretinin anlaşılması için, boru hatları ve terminallerden ziyade, onların fiyatların oluşumunda, akışlarının yönlendirildiği ve kesiştiği belirli coğrafi noktalardır.
Rusya- Ukrayna savaşı başlaması ile 1.Global Enerji krizi olarak yansıyacağını ve etkilerinin domino etkisi ile enerji fiyatlarının değişimi ile tüm ekonomik dengeleri değiştireceğini söylediğim yazımı kaleme almıştım ve savaşın başlamasından bu yana 3 yıl geçti. Tahmin ettiğimizin de çok üstünde dünyada ekonomik dengeler alt üst oldu ve en önemlisi globalleşen ekonomik sistemden ülkelerin koruyucu kapalı ekonomik sistemlere, sonrasında ise ülkelerin birbirlerine yüksek oranda vergiler konulmasına ve ülkelerin kendi içinde hayatta kalma biçimine dönüştüğünü görmekteyiz. Covid 19 sonrası yaşanan gelişmeler, aşırı iklim değişiklikleri, savaşlar ve enerji alt yapılarına gerçekleştirilen siber saldırılar. Bu hadiseler ülkelerin enerji arz güvenliğinin yerel sistemler ile korunmasının artık mümkün olamayacağını göstermektedir. Uluslararası Enerji Ajansına göre 2025 yılında dünya elektrik talebi 30.000 TWh/yıl ( 1 TW eşittir 1 milyar kW) enerji tüketirken bu rakam, 2040 yılında yüzde 20 civarında, 2060 yılında ise yüzde 60 civarında artması beklenmektedir. (Türkiye’nin 2025yılı elektrik tüketimi 360 TWH/yıl) Elektrik talebi enerji yoğun sektörlerin yeniden yapılanması ve gelişmekte olan ülkelere taşınması ile birlikte elektrik talebinin yüzde 80’i bu bölgelerden gelecektir.
Bu bölgesel talebin karşılanmasında fosil yakıtlar hala Dünya’nın enerji kurulu gücünde birinci enerji kaynağı. Yenilenebilir enerji kaynaklarının ülkelerin enerji çeşitlendirmesinde payı hızla artıyor. Ancak yenilenebilir enerji kaynaklarının kesintili yapısı nedeniyle bu kaynakların enerji sistemlerine entegrasyonunu bir hayli zorlaştırmaktadır. Bu sorunu aşabilmek için depolama çözümlerinin yaygınlaştırılması gerekmektedir. Yenilenebilir enerji kaynaklarının sisteme girişleri ile birlikte nadir toprak elementlerinin önemi ve değeri artmakta ve bu kaynaklar jeopolitik güç stratejilerinin merkezi olmaktadır. Şu gerçeği unutmayalım. Yenilenebilir enerji kaynakları, fosil yakıtlı enerji kaynaklarına göre 6 kat daha fazla madene ihtiyacı bulunmaktadır. Geçtiğimiz yüzyıllarda bana göre stratejik enerji kaynağı petrol idi, ama yenilenebilir enerji kaynakların enerji sistemlerine dahil olması ile 21.yüzyılına damgasını vuracak yeni bir stratejik gücü geliyor.
Nadir toprak elementlerinin temel özelliği nedir ve klasik kullanılan elementlerden temel farkları nedir diye bakarsak, daha az hacimli, daha fazla iletken ve daha fazla ısıya dayanıklı elementler bunlar. Elektrikli araçlardan, yapay zeka işletim sistemlerine, yenilebilir enerji altyapılarından savunma sanayi sistemlerine kadar kullanabilen bu nadir toprak elementlerine duyulan ihtiyaç artmaktadır. ABD ve Çin maden yatırımlarında da yarış halindeler. Trump, ulusal enerji acil eylem planını devreye sokarak çevreci kısıtları ortadan kaldırdı ve Paris iklim anlaşmasından çekilerek ABD endüstrisinin Çin karşısındaki rekabet edebilme imkanlarını artırmak istedi. Artık enerji, maden ve strateji birbirini bağlayan öğeler. Çin, Dünya nadir element üretiminin yüzde 70’ini tek başına gerçekleştirirken, işleme kapasitesinin yüzde 87’ sine sahip. Çin küresel nadir toprak elementlerinin yüzde 45’ine sahip, Vietnam yüzde 26, Brezilya yüzde 17, Rusya yüzde 6, Hindistan, Ukrayna ve Avustralya ise yüzde 5 civarında bir rezerve sahip. Bakıldığında nadir toprak elementlerinin büyük kısmı BRICS ve yükselen ekonomilerin olduğu bölgelerde. Modern yaşantımızda yeni nesil IT cihazlar, yapay zeka sistemleri, tıbbi cihazlar, yenilenebilir enerji sistemleri, nükleer reaktörler, insansız hava araçları gibi gelişmiş teknolojilerin ihtiyaç duyacağı üretim girdileri ve malzemeleri dünya ticaretinde ciddi pay sahibi olacak ve özellikle pazarı yönlendirebilecek ülke olabilmek çok stratejik güç haline gelecektir. Sonuç olarak, ülkemizin enerji dönüşüm sürecinde sürdürülebilir büyüme sağlanabilmesi için maden mevzuat reformları, yerli üretimin desteklenmesi, sanayi üniversite STK işbirlikleri, enerji depolama sistemlerinin geliştirilmesi oldukça kritik öneme sahiptir. Bu stratejiler ile arz güvenliğimiz artırılırken uluslararası pazarlarda rekabet gücümüzde artacaktır.
Artık enerji, maden ve strateji birbirini tamamlayan öğeler. Bu ortamda ülkemiz bu ortamda neler yapmalı?
Bugün yaşanılanları anlamak için 1990’lı yıllarda Çin’in başladığı sanayileşme hamlesini iyi okumak lazım. Çin 1990’lı yıllarda 300 USD olan kişi başı milli gelirini 12 bin USD civarına yani yaklaşık 40 kat artırarak getirdi. Çin bunu yaparken 700 milyon civarında kişiyi şehirlere taşıdı. Bu kentleşeme ile altyapıda, iletişimde, enerjide yüksek miktarlı maden ihtiyacı doğdu. Bununla birlikte maden ve enerji fiyatlarının yükselmesine ve tüketim miktarlarının artmasına neden oldu. Şunu biliyoruz ki, ülkelerin kişi başına düşen gayri safi yurt içi hasılası ve sanayileşme düzeyi artıkça kişi başına düşen enerji, maden ve metal tüketimlerinde artmaktadır. Yoğun tüketimle birlikte dünyada iklimler değişmeğe ve sonuçta iklim krizi ortaya çıkmaya başladı. Enerji üretimine bakıldığında dünya enerji üretiminde yüzde 80 ile halen fosil yakıtlardan. Bu fosil yakıtlı üretimin yüzde 50’lere 2050 yılına kadar düşürülmesi hedefi bulunmakta. Bunun gerçekleşmesi için üretimde kullanılan kömürün oranının yüzde 96 kadarının düşürülmesi, petrolün üretimdeki payının yüzde 70’ini kullanmamak ve doğalgazda ise yüzde 50’sini kullanmamak demektir. Peki üretimde bu bahsettiğim materyaller çıkar ise bunu neyle ikame edeceksiniz? İklim değişikliği nedeniyle fosil yakıtların yerine rüzgâr türbinleri, güneş panelleri, jeotermal kaynaklar, hidrolik santraller, hidrojen enerjisi gibi yenilenebilir enerji kaynaklarından üretilmesine yönelindi. Çin, ABD’nin 100 yılda tüketebildiği çimentoyu 3 yılda tüketmeye başladı. Çin doğrudan aldığı yatırım tutarı 4,4 trilyon USD. (Ülkemizin son 30 yılda aldığı doğrudan yatırım 270 milyar USD) Bu kadar büyük miktardaki enerji gereksinimi yenilenebilir enerji kaynakları ile nasıl karşılanabilecek? Bu kaynakları nerden bulacağız? Kritik mineralleri karada ararken şimdi denizlerde ve hatta kuzey kutbunda buzulların erimesiyle birlikte o coğrafyada belki de ileride Uzay’da uzay madenciliği yaparak arayacağız. Yeşil dönüşüm ile birlikte bu kritik minerallere ülkeler nasıl hâkim olacak? Türki Cumhuriyetlerde ve dünyanın diğer bölgelerinde bu yeraltı ham maddelere sahip olan coğrafyalara hâkim olmaya çalışıyorlar. Çin geçtiğimiz 40 yıllık süreçte belki de örtülü biçimde bu politikayı başarılı bir şekilde yürüttü. Periyodik tabloda atom numaraları 51/71 aralığında bulunan lantanyum, seryum, praseodimyum, neodimyum, prometyum, samaryum, evropiyum, gadolinyum, terbiyum, disprosyum, holmiyum, erbiyum, tulyum, iterbiyum ve lütesyum elementleri nadir toprak elementleri olarak adlandırılmaktadır. Ülkemizde lityum, manganez, kobalt, nikel, silisyum ve bakır üretilmektedir. Ancak yenilenebilir enerji ve depolama için çok daha fazlasını üretmek zorundayız. Modern yaşamımıza giren yeni nesil bilgisayarlar, telefonlar, robotlar, insansız hava araçları, roketler, dijital teknolojiler, tıbbi ve sağlık cihazlarına elektrikli araçlar, nükleer reaktörler, hidrojen yakıt hücreleri ve internet hizmetleri gibi gelişmiş teknolojilerin ihtiyaç duyacağı üretim girdileri ve malzemeleri Dünya ticaretinde çok ciddi Pazar payına sahip olacak ve bu pazarda teknoloji ve ürün satın alan yerine teknoloji ve ürün satan ülke olmak çok önemli olacaktır. Çin bu madenlerin ihracatını kısarak veya engelleyerek piyasayı kontrol etme gücüne sahiptir. Gelişmiş ülkeler temiz enerji üretiminde kullanılacak madenlere sahip olabilmek için aramadan üretime çok ciddi teşvikler sağlamaktadır. Ülkemizin nadir toprak elementi rezervinin 694 milyon ton olduğu ve Eskişehir’de 570 milyon tonluk bir cevher rezervi keşfedilmiştir. Buna karşılık ülkemizin iç tüketimi yılda yüz tonlarla ifade edilmektedir. Ancak elektrikli araç üretimi. batarya ve yenilenebilir enerji kaynakları üretimi ile bunun yükseleceğini düşünmekteyim. Nadir toprak elementlerinin üretimi yılda yaklaşık 300 bin ton civarındadır. 2023 verilerine göre Çin 210 bin ton, ABD 40 bin ton, Avustralya ise yaklaşık 20 bin ton üretim gerçekleştirmiştir. Ekonomimizde enerji, hammadde, metal ara mal ihtiyacımızı kendi kaynaklarımızdan karşılayamadığımız için yılda yaklaşık 100 milyar USD dış ticaret açığı olarak veriyoruz ve bu konularda dışa bağımlılığımız artıyor. MAPEG verilerine göre, hali hazırda maden çıkarılan alanlar ülkemizin yüz ölçümünün binde 1’i, OGM verilerine göre, orman alanlarının binde 3’ünde madencilik faaliyetleri için geçici lisans verilmiştir. Madeni cevher halinden yer yüzüne çıkarmak tek başına yeterli oluyor mu? Ebetteki hayır. Çıkarılan cevheri işleyebilmek, ayrıştırabilmek ve ileri teknolojik ürün haline dönüştürmek gerekmektedir. Sadece cevheri çıkarmak ve ihraç etmek değer zincirinde katma değere dönüşmeyen ve değer zincirinde en alt basamakta olmak anlamına gelmektedir.
Hep derim ya enerji hayattır. Bir sonraki yazımda görüşmek üzere.
