Son yıllarda ekonomi gündeminde sıkça karşılaştığımız bir konu var: Milli gelir pastasının nasıl ve kimler arasında bölüşüldüğü… Özellikle Türkiye’de ve dünyada dikkat çeken bir gerçek var ki, bu da işgücü ödemelerinin yani emekçinin pastadaki diliminin giderek ufalması, buna karşılık sermayenin payının ise gözle görülür şekilde büyümesi. İşçi yanından bakınca bu tablonun morali bozsa da işgücünün milli gelirdeki payını gerçekten artırmak istiyorsak kısa vadeli popüler adımlar yerine uzun soluklu, katılımcı ve dönüştürücü politikalara ihtiyaç var. Ancak görünen o ki, hem Türkiye’de hem de dünyada bu yönde ciddi ve sürekli bir irade ortaya koymakta epey uzağız. Bu tablo böyle devam ettikçe sermayenin milli gelirdeki payı artmaya devam edecek gibi görünüyor.
Bununla beraber her sene ekonomi bürokrasisi ya da siyaset sahnesinde popüler bir refleks ortaya çıkıyor: “Ücretleri artırmalı, işçi refahını yükseltmeli.” Özellikle enflasyon veya seçim dönemlerinde dönemlerinde asgari ücret zamlarıyla, sosyal yardımlarla, ücret maliyetleri yükseltilmeye çalışılıyor. Fakat tam bu noktada ekonomi yönetimi, ‘iş dünyası canlansın, yatırım hızlansın’ diye faizleri, yani sermayenin maliyetini düşürmek için de çaba gösteriyor. Son dönemde bu çifte strateji hemen her ülkede –özellikle gelişmekte olan ülkelerde– ana akım haline gelmiş durumda.
Fakat işin ilginci, faiz aşağıya çekildikçe ve finansmana ulaşmak kolaylaştıkça asıl ivmeyi yine sermaye tarafına kayıyor. Büyük ölçekli işletmeler, teknoloji yatırımları, yüksek kapasiteli projeler hızla öne çıkıyor ve emekçinin milli gelirdeki payındaki eriyiş hızlanıyor. Bu süreç, işgücü piyasasının genel dinamizmi hatta gelir dağılımı açısından da yeni bir dengesizlik yaratıyor. Özellikle pandemi yıllarında kısa vadeli politikaların etkisiyle kimi zaman küçük sıçramalar olsa da, genel makro trendde esaslı bir değişiklik olmadı: Faiz bir süre yükselse de orta-uzun vadede yeniden düşürülüp sermaye için yatırım ortamı tekrar kolaylaştırıldı.
Bu tablonun en fazla etkilediği alanlardan biri hiç şüphesiz enerji sektörü oldu. Önümüzdeki birkaç yılın enerji projeksiyonlarına bakınca hem nitelik hem nicelik bakımından büyük bir değişimin ayak izlerini görebiliyoruz. Eskinin enerji talebinde ana payı oluşturan küçük ölçekli konutlar ve marjinal işletmelerin yerini, artık büyük endüstriyel tesisler, veri merkezleri, organize sanayi bölgeleri ve otomasyon yatırımları aldı.
Sermaye payının büyüdüğü bir ekonomide enerjinin talebi sadece “daha fazla elektrik” şeklinde ortaya çıkmıyor. Talebin kompozisyonu da kökten değişiyor: Yüksek kalite, kesintisizlik, otomasyon altyapısı lazım. Yani, yeni yatırımlar için enerji arzında sürdürülebilirlik, çevre normlarına uygunluk ve verimlilik öncelikli hale geliyor. Nicelik bakımından toplam enerji ihtiyacı artarken, nitelikte çok daha karmaşık, sürdürülebilir ve rekabetçi bir enerji sektörü gerekliliği doğuyor.
Özetle, gelir dağılımının sermaye lehine değiştiği, işgücü ödemelerinin milli gelirdeki payının gerilediği, düşük faiz politikalarının ise bu trendi hızlandırdığı bir dönemde yaşıyoruz. Popüler politikaların emeği destekleyici kısa vadeli etkileri olsa da oyun uzun vadede yine sermayenin istikametine evriliyor. Bunun en çarpıcı etkisi ise enerji sektörünün yeni müşterileri ve yeni talep profilleriyle kendini gösteriyor. Daha fazla yatırım, daha nitelikli enerji, daha fazla teknoloji derken ekonomi, milli gelir pastasını yeniden paylaşırken enerjinin de rotasını bambaşka bir yere taşımış oluyor.
