Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Donald John Trump’ın ikinci başkanlık dönemi, tarifelerin sıradan birer ekonomik araç olmaktan çıkıp jeopolitik bir silaha dönüştüğü, küresel dengeleri sarsan ve enerji piyasalarını birçok açıdan etkileyen bir kırılma noktası olarak öne çıktı. ABD, yaklaşık 90 yılın zirvesindeki ortalama gümrük vergisi oranıyla adeta 1930’lardaki korumacı döneme geri dönmüş durumda denebilir. Başkan Trump’ın tarifelere yüklediği anlam, sadece ticaretin işleyişini değil aynı zamanda küresel enerji güvenliğini, yatırım stratejilerini ve enerji dönüşümünün yönünü de köklü biçimde yeniden tanımlıyor.
2017-2021 arasındaki ilk döneminde başlattığı korumacı politikaları ikinci döneminde daha da sertleştirme niyetini açıkça ortaya koyan Başkan Trump, Çin’le başlattığı ticaret savaşında milyarlarca dolarlık ithalata gümrük tarifeleri getirdi. 2025’te yeniden seçilmesiyle birlikte “America First” doktrini yeniden sahneye çıktı ve tarifeler dış politikanın merkezine yerleşti. “Bana göre sözlükteki en güzel kelime tarife ve benim en sevdiğim kelime.” diyen Başkan Trump’ın ilk dönemden miras kalan tarife anlayışı korunurken, yeni cephelere yayılan hamlelerle küresel ticaret sisteminde çok taraflı yapıyı zayıflattı. Art arda gelen tarife kararları küresel büyümeyi yavaşlattı, yatırımcı güvenini sarstı, piyasaları belirsizlik sarmalına sürükledi. ABD’nin ithalat vergilerinin %17’ye çıkarılması tüketici harcamalarının faturasını artırırken enflasyonu körükledi. Dahası, ekonomik büyüme yavaşlarken işsizlik arttı ve ülkede orta vadede ihracatın %15’e kadar gerileyebileceği öngörülüyor.
Başkan Trump, göreve başladığı 20 Ocak 2025’te yetkililerden “haksız ticaret uygulamaları”na dair raporlar istedi ve 1 Nisan’a kadar tarife önerileri sunulması talimatını vermesiyle birlikte somut adımlar atıldı. Artık ticaret politikaları yalnızca ekonomik anlamda kullanılmaktan ziyade doğrudan siyasi amaçlarla da kullanılıyor. Bu yaklaşım, ABD-Çin hattının yanı sıra enerji piyasaları başta olmak üzere tüm küresel dengeleri etkiliyor. Kanada ve Meksika gibi müttefik ülkeler bile bu yeni tarifelerden payını almış durumda. “Liberation Day” adı altında ABD neredeyse tüm ülkelere %10 vergi uygulamaya başladı ve ardından bu oranlar mütekabiliyet esasına göre ülke bazlı değiştirildi.
Tarifelerin jeopolitik ve güvenlik boyutu da bu süreçte kendini gösterdi. Sürece dair bu konuda örnek verecek olursam “fentanil tarifesi” adıyla Çin, Kanada ve Meksika’ya uygulanan vergiler, opioid krizi gerekçesiyle gündeme geldi. İran ve Rusya’dan petrol ithal eden ülkelere yönelik ikincil yaptırım tehditleri ise ticaretle dış politikanın nasıl iç içe geçtiğini açıkça gözler önüne sermiş durumda. Tüm bu gelişmeler, Dünya Ticaret Örgütü kurallarının ihlal edildiği eleştirilerine neden olurken 2025 yılı çoktan “modern tarihin en büyük ticaret savaşı” olarak anılmaya başlandı. 2 Nisan’da açıklanan %10’luk yeni tarife kararı, piyasaları alt üst etti. Örneğin; ABD doları değer kaybederken gelişmekte olan ülke para birimleri dalgalandı, borsalar düştü. Şirketler dost ülkelere yönelerek tedarik zincirlerini yeniden kurgulama yoluna gitti. Ancak bu süreç, ciddi bir zaman ve maliyet baskısı doğurdu ve doğurmaya devam ediyor.
ABD’nin izlediği tarife politikalarının sarsıntılarından, ekonomik istikrarın yanı sıra küresel enerji piyasalarını da nasibini aldı. Trump yönetiminin ikinci dönem enerji politikaları başta petrol, doğalgaz ve yenilenebilir enerji olmak üzere birçok alanda titizlikle incelenmesi gereken sonuçlar doğurdu. Bilhassa petrol fiyatları, tarife haberlerine adeta refleks göstererek anlık dalgalanmalar yaşadı ve yılın ilk çeyreğinde ciddi bir düşüş kaydedildi. Bununla birlikte ABD yönetimi, içeride uyguladığı destekleyici politikalar sayesinde LNG ihracatında kısmen avantaj elde etti. Ancak aynı dönemde müttefik ülkeler, artan maliyetler ve piyasalardaki belirsizlik nedeniyle ciddi gelir kayıplarıyla karşı karşıya kaldı.
Özellikle tarifeler nedeniyle azalan petrol talebi, OPEC+ ile yürütülen siyasi müdahalelerle birleşince fiyatlar ciddi oranda geriledi ve bu durum Amerikan kaya petrolü üreticilerini olumsuz etkiledi. Başkan Trump, OPEC+’tan üretimi artırmasını istedi; ancak ortaya çıkan genişletilmiş arz fazlası, fiyatların düşmesine ve birçok ABD’li üreticinin kârlılığının ciddi şekilde azalmasına yol açtı. Bu gelişmenin yanı sıra artan maliyetlerle birlikte yeni sondaj yatırımları oldukça olumsuz etkilendi ve enerji arz güvenliği açısından ciddi bir risk unsuru oluşturdu. Öte yandan Trump yönetimi, İran ve Venezuela petrolüne uyguladığı yaptırımları daha da sertleştirerek küresel arzı doğrudan politik müdahalelerle sınırlandırmaya yöneldi. Lakin aynı dönemde tarifelerle bastırılan talep, fiyatlar üzerinde dengeleyici bir rol oynadı. Bu süreç, Suudi Arabistan ve Rusya gibi başlıca üretici ülkeleri zor duruma sokarken OPEC+ içindeki üretim kısıntısı kararları ile Başkan Trump’ın düşük fiyat baskısı arasında ciddi bir gerilim ortaya çıkardı. Dahası, WTI petrolü fiyatındaki düşüş pandemi döneminden beri görülmemiş seviyelere indi.
Doğal gaz piyasası ise görece farklı bir yol izledi. ABD, LNG terminal izinlerini hızlandırarak küresel sıvılaştırılmış doğalgaz pazarında daha stratejik bir konum elde etti. Özellikle Avrupa’nın Rus gazına alternatif arayışında ABD, önemli bir tedarikçi hâline geldi. Ancak bu kazanımlar, bir yandan çelik ve alüminyum gibi temel ürünlere getirilen tarifeler nedeniyle artan altyapı maliyetleriyle sınırlanırken, Çin ile yaşanan gerilimler nedeniyle ABD LNG’sine karşı yeni tarifelerin gündeme gelmesiyle pazar risklerini artırdı.
En dikkat çekici gelişmelerin yaşandığı alanlardan biri ise yenilenebilir enerji sektörüydü. Trump başkanlığındaki yönetimin genel olarak enerji politikası, fosil yakıtları önceleyen stratejik tercihlerle dikkat çekiyor. İkinci dönemde bu eğilim daha da belirginleşti. Ayrıca, bu süreçte Paris İklim Anlaşması sorunsalı ile tekrar sahneye çıktı, çevre temelli enerji projelerine yönelik teşvikleri neredeyse sonlandırdı ve bazı yeşil teknolojilere ek tarifeler getirdi. Buna örnek olarak “Inflation Reduction Act” gibi vergi teşviklerini iptal etti ve bu durum özellikle güneş, rüzgâr gibi yenilenebilir enerji yatırımlarının yavaşlamasına neden oldu. Dolayısıyla rüzgâr ve güneş enerjisi sektörleri, önceki yönetimin teşviklerinden mahrum kalırken geleneksel kömür ve doğalgaz santrallerine yönelik çevre kısıtlamaları gevşetildi. Başkan Trump, kömürle çalışan termik santralleri canlandırmak istese de açıkçası ekonomik açıdan tartışmalı bir durum yaratmakta. Öte yandan Çin ile yaşanan teknoloji gerilimleri, özellikle güneş paneli gibi ekipmanların tedarik zincirinde ciddi aksamalara yol açtı. Bu adımların, ABD’nin yenilenebilir enerji alanındaki küresel rekabetçiliğinin zayıflamasına neden olduğunun söylenmesi yanlış olamayacaktır.
Büyük resme bakıldığında, Trump yönetiminin tarife politikalarının enerji güvenliği ve tedarik zincirlerinde yeni bir yeniden yapılanma süreci başlattığı açıkça görülüyor. İran ve Rusya’ya yönelik ikincil yaptırımlar, enerji ticaretini doğrudan jeopolitik bir pazarlık aracına dönüştürürken bu durum yeni ittifakların ve denge arayışlarının da önünü açmaya başladı. Kısa vadede petrol fiyatlarının düşmesi tüketici açısından olumlu gibi görünse de uzun vadede bu politikalar yatırım ortamını belirsizleştiriyor ve enerji arz güvenliğini tehdit ediyor. Aynı şekilde, yenilenebilir enerji yatırımları da bu kırılganlık ortamında ciddi biçimde sekteye uğruyor.
Sonuç olarak Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Trump’ın agresif tarife stratejisi, küresel enerji ekonomisinde Pandora’nın kutusunu açtı. “Korumacılıkla nereye kadar?” ise cevabı en çok merak edilen sorulardan birisi. Küresel büyümenin yavaşlaması, petrol piyasalarında çalkantılar, temiz enerji yatırımlarının duraksaması bu politikanın öngörülemeyen ya da öngörülmek istenmeyen yan etkileri arasında yer alıyor.
Peki, ne yapılmalı? Öncelikle uluslararası toplum diyalog kanallarını yeniden işler hâle getirmeli. Dünya Ticaret Örgütü reforme edilmeli, büyük ekonomiler arasında anlaşmazlıkların çözüm adresi hâline gelmeli. ABD ve Çin başta olmak üzere ülkeler, piyasa erişimi, fikri mülkiyet ve yatırım güvenliği gibi alanlarda karşılıklı pazarlıklarla denge kurmalı. Ayrıca, Tarifelerin siyasallaştığı bu dönemde ekonomi politikalarında da esneklik şart. Merkez bankaları enflasyon risklerine karşı hazırlıklı olmalı ve diğer taraftan maliye politikaları ise doğrudan etkilenen sektörlere geçici ama etkili destekler sunmalı.
Enerji, ülkeler arasındaki en güçlü ortak çıkar alanı. Bu alanda üretim, stoklama ve tüketim politikalarında daha fazla iş birliğine ihtiyaç var. OPEC dışı ülkeler de bu süreçte rol oynamalı. Ayrıca iklim değişikliği temelinde kurulacak iş birlikleri, enerji üzerindeki jeopolitik gerginlikleri azaltabilir. Enerji ve teknoloji tedarikinde ise çeşitlilik bir zorunluluk. Çin’e bağımlılığın azaltılması, yakın ve dost ülkelerde üretimin artırılması, Asya’ya olan güneş paneli bağımlılığının azaltılması gibi adımlar önem arz ediyor. Uzun vadeli enerji istikrarı ise ancak sürdürülebilir yatırımlarla mümkün. Tarife engelleri kısa vadede zorlayıcı olsa da yerli sanayilerin güçlendirilmesi için fırsata çevrilebilir. Örneğin; ülkeler güneş paneline vergi koyuyorsa eş zamanlı olarak iç üretimi teşvik eden politikalar da geliştirmeli.
Genel olarak yaşanan süreç, ekonomik çıkarların küresel ölçekte ne kadar iç içe geçtiğini bir kez daha gözler önüne seriyor. Tek taraflı adımların küresel etki yaratabildiği bir dünyada Başkan Trump’ın tarifeleri kısa vadede siyasi bir başarı gibi görünse de uzun vadede ABD’ye ve dünyaya ciddi faturalar çıkartıyor. Bilhassa enerji piyasaları, bu süreçte belirsizlikle boğuşmakta ve güven ortamı zedelenmektedir. Bu nedenle, önümüzdeki dönemde enerji piyasalarının yöneticileri ve politika yapıcıların en temel sorusu şu olmalıdır: “Sürdürülebilir bir gelecek, tek taraflı agresif hamlelerle mi yoksa çok taraflı iş birliği ve diplomasiyle mi inşa edilecek?”. Cevap ne olursa olsun açık olan şudur ki enerji ve ticaret gibi insanlığın ortak çıkar alanlarını ilgilendiren meselelerde sürdürülebilir gelecek açısından en gerçekçi yol, kalıcı ve barışçıl çözümler doğrultusunda çok taraflı anlayış, akılcı diplomasi ve karşılıklı kazanıma dayalı küresel bir düzenle mümkün olacaktır. Fakat, görünen o ki tarife konusu gerek küresel ekonomi gerekse enerji piyasaları açısından gündemde olmaya devam edecek.
Ekonominin duvarlarının değil köprülerinin inşa edildiği günlerde buluşmak dileğiyle…
